Eczacılığın en zorlandığım yönlerinden bir tanesi diplomasi. Zarafetle ve çaktırmadan hayır demeyi hala beceremiyorum. Politik olmak mı desem, diplomasi mi desem, nabza göre şerbet mi desem, sosyal zeka mı desem, ne desem bilemedim. Usül bilmek gerek bunu diyebilirim.
Eczacılık kuralların olduğu bir yapı. Kurallar yokmuş gibi rahat olamıyoruz. Biz kendimiz de kuralcı ve kontrolcüysek işte o zaman nefes alacak alan kalmıyor. Tam tersi de geçerli. Kuralların olmadığı serbest işlerde de, işi yapanın kendi kuralları yoksa, o zaman da iş yürümüyor. Eczacılıktaki kuralları biz esnetemeyeceğimize göre, kendi iç yapımızı esneteceğiz. Esnek düşünmeyi öğreneceğiz. Tüm hayatımız işten ibaret olmayacak, beslenecek başka kanallar bulacağız.
Gevşemeyi ve stres yönetimini öncelikli olarak öğreneceğiz ki, kurallarla ve tersliklerle dolu mesai içinde kalp krizi geçirmeden çalışabilelim. Yanlış anlaşılmasın, herhangi bir kuralı yıkmaktan, etik alanı bozmaktan bahsetmiyorum. Kendi içimizde ferah olmaktan bahsediyorum. Çağımızın hastalığı yorgunlukmuş. Zihin yorgunluğu, beden yorgunluğu, karar yorgunluğu. Özellikle eczacılar için, her alanda, her detayda sürekli karar vermemiz gereken bir konumdayız . Eczacılık mesleği ile ilgili (sağlık ve ilaç bilgisi) kritik kararlar bizde, işletmeyi ilgilendiren yönetimsel ve finansal kararlar bizde, personel için işe alım ve yönetim, eğitim gibi kararlar bizde. Bir işyerinde hem operasyonel kısımda çalışıp hem orayı yönetemeyeceğimiz için, bizim biraz daha üst bir konumda kendimizi konunlandırmamız , yönetici ve lider gibi davranmamız, bunun için de yönetici ve lider gibi düşünmemiz gerek. İşin bu kısmı üniversite eğitiminde yok, kendimiz öğreneceğiz. Patron, CEO, yönetici, lider artık nasıl dillendirirsiniz bilmem, büyük resmi görecek şekilde bir bakış açısı gerekiyor. Öyle bir bakış açısının yan etkileri nelerdir? Bir kere, çalışanlarımız onları anlamadığımızı düşünebilir, hastalar bize sürekli ulaşamayabilir, bencil, kibirli ve uzak algılanıyor olabiliriz. Bir keresinde ekşi sözlükte şöyle bir başlık görmüştüm “eczacı hanımların biraz şey olması” … Tezgahta çalışarak patron gibi düşünemeyiz, o zaman teknisyen gibi düşünürüz, konumlar zihniyetleri belirler. Biraz uzaktan bakmak, biraz da tepeden bakmak gerek. (Buralar biraz tehlikeli, kendimizle yüzleşme gücü lazım) Kendi meslek dertlerimizde boğulup duruyoruz ya, onlar için de ülkeye ve dünyaya uzaktan bakarak, büyük resmi anlamak gerek, o zaman bizi eleştirenleri de anlayabiliriz. Bizi eleştireni gerçekten anlamak kavgaları bitirir.
Anlaşılmayı beklemeyen ve gerçekten anlayan artık oranın lideridir. Hizmet sağlayıcı rolümüz de var, yönetici/lider rolümüz de. Sadece uzaktan bakınca da olmuyor, sadece yönetici olunca da olmuyor; o zaman da mesaiyi ve çalışanları anlamayı ıskalıyoruz. Bir fabrikatörün oğlunun, o fabrikada çalışmaya bir işçi olarak başlamasıyla, patron olarak başlaması asla aynı olmuyordur eminim. En alt kademeyi bilerek adım adım ilerlemek, bütün basamakları bilmek ve hakim olmak, insana hem bilgelik ve olgunluk, hem de başarıyı getiriyordur eminim. İşte bu nedenle eczacı tezgahı bilmeli ve yaşamalı, ama orada kalmamalı. Yukarı çıkmalı. Eczacının hizmet sağlayıcı rolünde, tezgahtan bahsediyorum, doğru ilacı doğru biçimde hazırlamak, doğru biçimde hastaya ulaştırmak, doğru biçimde bilgi vermek. Ancak geri planda müthiş bir iş gücü var, ilaçların, kullanılan malzemelerin ve mekanın genel düzeni, kontrolleri, bakımı, onarımı ve yönetimi.. Kurumsal bir işyerinde bu saydığım unsurlar için ayrı ayrı birimler ve çalışanlar olurken, bir eczanede bu işlerin tamamını eczacı ve bir kaç personeli yapıyor. Ortalama bir eczaneden söz ediyorsak; üç ila beş kişi arasında tüm bu işler halledilir. Dolayısıyla personelimizin de hem sosyal yönden güçlü hem de teknik konulara hakim olmasını bekliyoruz. Elbette bu iki özellik aynı anda denk gelmiyor, o zaman da her iki mizaca sahip çalışanları aynı anda çalıştırmamız gerekiyor. Bir tane sosyal yönü güçlü, network oluşturabilecek, konuşkan birisi kesinlikle gerekli. Bir tane de teknik becerisi yüksek, soğukkanlı ve dikkatli birisi lazım. Bir kişi sistemden çıktığında sorun yaşanmaması için, işleri döndürerek yapmak mantıklı, sürekli yeni personel arayışının devam etmesi mantıklı, her zaman artı bir elemanla çalışmak mantıklı, eczacının tüm operasyonel işleri (bilmeyen birine öğretmesi için) kendinin bilmesi aşırı derecede mantıklı. Oysa işin yöneticiliğini yapmak bu kısımlardan uzaklaşmayı göze almak demek. İnsanız, çalışmaya çalışmaya unutuyoruz.
Bileceğiz ve delege edeceğiz (Delegasyon candır) Delege etmek o işten tamamen vazgeçmek değildir . Sadece bir süreliğine başkasına devretmektir. Biz eczacılar olarak onda bile zorlanıyoruz.
Kimse o işi bizim kadar iyi yapamayacak diye ödümüz kopuyor. İşleri kontrol edersek personelimiz onlara güvenmediğimizi düşünecek diye de çekiniyoruz, oysa güvenmek kontrole mani değildir.
Biz sormaya çekiniyoruz, patron olamıyoruz, çalışanlarımız da duygusal tepkiler vererek içerleyebiliyor. Halbuki iş yapıyoruz, burası anaokulu değil, elbette hesap sorabilmeliyiz. Ve öyle güvene dayalı bir ortam kurmalıyız ki, soru sorduğumuzda kimse kendini sorguda hissetmesin, içerlemesin, alınmasın. Sadece işin selameti için böyle bir uygulama olduğu bilinsin. Evet zor, Türkiye kurumsallaşmanın sancılı olduğu bir ülke. Bizler kurumsal kültürden korkuyor ve çekiniyoruz, birine yaptığı işle ilgili geri bildirim vermek (özellikle de olumsuz ise) büyük bir ayıp .
Çoğu eczacı arkadaşım, beraber çalışma ortamını bozmamak adına çalışma arkadaşlarına gerçekçi geri bildirimde bulunamıyor. Çoğu eczane personeli tanıdığım, eczacısına bir konu hakkında gerçek fikrini söyleyemiyor. Birisi işini kaybetmekten korkuyor, birisi elemanını kaybetmekten. İnsanların birbirini kaybetmekten korkması iyidir, kabul ediyorum ama o zaman da gelişemiyoruz. Günümüzün iş dünyasında yerinde saymak geri gitmekle aynı, çünkü her şey çok ama çok hızlı ilerliyor. Yürüyor bile diyemem, koşuyor. Ahmet Şerif İzgören’in tespitiydi , “artık büyük balık küçük balığı yemiyor, hızlı balık yavaş balığı geçiyor “…Aynen öyle.
Gelişmek, ilerlemek, hızlanmak istiyorsak pışpışlanmayı beklemeyeceğiz. İçimizde duygusal olarak kendimize takdir verelim, çalışanlarımızı herkesin içinde överek onore edelim. Bununla beraber, sorunlar ve çözüm önerileri neyse gizli toplantılarda usülünce söylemeyi ihmal etmeyelim. Dost acı söyler cümlesini şöyle düzenlemek güzel olur; dost acıyı tatlı bir şekilde söyler. Evet tam olarak böyle .Peki acıyı tatlı söylemenin sırrı nedir dostum ? Şudur ; önce kendimize söylemek…Kendimizle konuşurken mesela,
“Bak tatlım, şurda hata yaptın, yapmayaydın iyiydi ama yaptın, şu yanlıştı, bir dahakine düzeltebilirsin. Daha iyisini yapabilirsin…” gibi.
Kendimize şefkatli olmak o kadar, o kadar, o kadar zor ki anlatamam. Etrafınıza bir bakın öfkeli birini görüyorsanız bilin ki o insan acı çekiyordur, korkuyordur, kendi içinde kendini yiyip bitiriyordur, kendine merhameti olmadığı için, bunu bilmediği içindir öfkesi. Belki önce korkunun yatışması lazım. “İşler yetişir, her şey hallolur, bir yolunu buluruz” demek lazım. Bunu kendi içimizde kendimize söyleyemezsek başkalarına da söyleyemiyoruz. Çıkmıyor bünyeden. Ya içimizde patlıyor söyleyemiyoruz, hasta oluyoruz ya sarkastik biri olup işi alaycılığa vurup pasif bir toksisite yayıyoruz, ya çok öfkeli olup etrafımızı kırıyoruz. Oysa eminim uzlaşmacı bir üslup her iş kolunda öğrenilebilir. Kuralların kesin ve net olduğu eczacılıkta da vardır. Esnaflıkta da vardır. Eczacılar hem kuralları uygulamak hem de kimseyi küstürmeden işleri tatlılıkla görmek zorundadır, eczane eczacılığının doğası gibi bir şey bu. Etik kalacak kadar sert, kimseyi kaybetmeyecek kadar yumuşak. Personeli iyi çalıştıracak kadar sert, küstürmeyecek kadar yumuşak. Kazandığı parayla birikim yapacak kadar tutumlu, hayattan keyif alacak kadar bonkör.
Öyle bir denge. Bir eczacı her şeyden anlamak zorundadır. Sağlık ve ilaç bilgisi yanında, ticaret, para yönetimi, insan kaynakları, muhasebe, halkla ilişkiler, yöneticilik, satış, pazarlama, her alanda öğrenme ve öğretme becerilerimizin olması gerekiyor her şeyin bu kadar bir arada olduğu başka bir iş kolu var mıdır bilmiyorum. Eczacılığı bu kadar özel ve güzel yapan şeyin bu “çeşitliliğe mecburiyet” olduğunu düşünüyorum. Bilimsel karşılığı “multidisipliner” olmak. Böyle beceriler gerektiren bir işte öncelikle kafa olarak rahat olmazsak, öncelikle kendimize karşı merhametli olmazsak, öncelikle “yönetici konumda” olmazsak, işin içinden çıkamayız .
Yönetici konumda olmak için önce kendimizi yönetmek gerekir, kendini yönetemeyen hiç bir şeyi yönetemez. Kendine sözü geçmeyenin kimseye sözü geçmez.
Kendimize verdiğimiz sözü tutunca, biz kendimizden razı olunca, biz kendimize saygı duyunca, biz kendimize inanınca, biz kendimizi anlayınca, biz kendimizin yanında olunca hayatın geri kalanı daha kolay. İş, aile ya da sosyal çevremizde her şey daha anlaşılır ve mümkün, hedefler planlanabilir, insanlar daha ulaşılabilir oluyor. Para kazanmak ve parayı yönetmek daha mümkün ve daha kolay oluyor, hayata dair bir beceri geliştirmiş oluyoruz çünkü, o da bunun karşılığını veriyor. İyi dostlar kazanmak da böyle, işte başarılı olmak da böyle, çocuk yetiştirmek de böyle. Önce bizde o merhamet olunca, başkasına verebiliyoruz. Önce bizde o güven olunca, başkasına verebiliyoruz. Önce bizde o bilgi ve donanım olunca, başkasına verebiliyoruz. Önce kendimize verdiğimiz sözleri tutunca, hayat da bize verdiği sözleri tutuyor, biz üzerimize düşeni zarafetle yapınca, kendimize ve diğerlerine karşı vicdanen rahat oluyoruz, rahat uyuyoruz.
Bu kadar basit.
Ve de zor…

