Güney Amerika’ya ayak basan İspanyollar kıtanın iç bölgelerine, yani Amazon ormanlarına girince ateşli silahlarına karşılık yerlilerin zehirli oklarıyla karşılaştılar. Sessiz ölüm denen bu oklar yeni dünyayı keşfe gelen gezginlerin hikayelerinde en çok merak uyandıran konu olarak baş sırayı almıştır.
Yerliler kürar adını verdikleri bu ok zehirinin sırrını yüzyıllarca Avrupalılardan gizlemeyi başardılar.
1745 yılında Ünlü Fransız araştırmacı La Condamine bir güneş tutulmasını izlemek ve boylam ölçümleri yapmak üzere Ekvatora gider. Bu gezi sırasında yerli halkın yaşayışını ve adetlerini de gözlemler. Bu arada birkaç zehirli ok elde etmeyi başarır ve kürar hazırlanışı hakkında yerlilerden edindiği bilgileri şöyle nakleder: “Bu zehir birçok bitkinin usaresinden ateş üzerinde hazırlanan bir ekstredir. Amazon yerlileri 30 dan fazla ot ve kök ile yapıldığını söylediler. Yerliler zehiri hep aynı şekilde hazırlıyorlar, atalarından öğrendikleri tarife sadık kalıyorlar. Zehir ustaları işe bitkileri toplayarak başlıyor. Kabileden kabileye bitki türleri değişebiliyor. Toplanan bitkiler uygun şekilde kesilip inceltildikten sonra toz haline getiriliyor ve suyla maserasyona bırakılıyor. Bu sulu ekstre muz yapraklarının koni şeklinde sarılmasıyla hazırlanan huniden süzülüyor. Süzülen ekstre kaynatılarak suyu uçuruluyor. Sıvı yavaş yavaş kahverengi oluyor, hacmi azalıyor. Bu ekstre daha küçük bir tasa alınarak katran kıvamına gelinceye kadar yoğunlaştırmaya devam ediliyor. Böylece elde edilen kürar, sıcakken kabilenin geleneğine göre değişik kaplara konuluyor.”
Kürar hazırlamak büyük sorumluluk isteyen bir görev olduğundan bunu yapacak kişi kabile içinde özenle seçilir. Hazırlama şekli ve içeriği değişebilir ama kurallar nesilden nesile aktarılır.
Kürar her şeyden önce bir av zehiridir. Av zehirinde aranan özellik avı öldürüp öldürmemesi değildir, hayvanları felç ederek hemen düşmesini sağlaması önemlidir. Ayrıca hayvanın eti zehirli olmamalıdır ki yenebilsin.
Kürarın kullanılışı kesin kurallara bağlıdır. Yerlilerin, kürarın kullanılışını sadece av amaçlı olarak kısıtlayan insanlara karşı kullanılmasına hiçbir durumda izin vermeyen etik kuralları vardır.
Kürar saklandığı kaba göre isimlendirilmektedir

Tüp kürarı : bambu kamışlar içinde

Pota kürarı: kilden yapılmış kaplar içinde

Kabak kürarı: su kabağı meyvesinin içinde saklanır.

Yerliler kürarı iğne gibi incecik okların ucuna sürerek sarbakan denen uzun bir boru içinden üfleyerek fırlatırlar. Hayvan neye uğradığını anlayamadan kısa sürede felç olur, debelenemez, dala tutunamaz ve yere düşer. Her şey çok hızlı ve sessizce olduğundan sürüdeki diğer hayvanlar olayın farkına varmazlar ve kaçmazlar. Felç olan hayvan kısa süre sonra solunum durması ile ölür. Kürar sadece kan yoluyla etkili olduğundan kürar ile ölen hayvanın eti yenebilir. Diğer taraftan kas liflerini felç ederek yumuşattığı için hayvanın eti daha yumuşak olur.
Kürarın Avrupa’ya Gelişi
Yeni dünyanın fethini, misyonerler dönemi, onu da bilimsel geziler dönemi takip etti. 18. ve 19. yüzyılda doğa bilimcilerin ve etnologların keşif gezileri sonucunda kürarın sırları çözülmeye başladı.
Kürarların botanik kökenleri saptandı. Tüp kürarları ve çok nadir bulunan pota kürarları Menispermaceae familyasından Chondrodendron türleriyle, kabak kürarları ise Loganiaceae familyasından Strychnos türleriyle hazırlanmaktadır. Farklı bitkilerle hazırlansa da hepsinin etkisi aynıdır.
Strychnos toxifera (Loganiaceae)


Chondrodendron tomentosum (Menispermaceae)
Kürar üzerinde araştırmalar
18.yüzyılın ikinci yarısında bilim adamları kürarın kimyasal bileşimi ve aktivitesini ortaya koymak için araştırmalara başladılar. Ünlü Fransız bilim adamı Claude Bernard fizyolojik etkileri üzerinde yaptığı yıllar süren çalışmalar sonucunda kürarın sinirden kasa uyarının gitmesini engelleyerek etki ettiğini göstermiştir. Kürarın organizmadaki felç etkisi önce boyun ve ense kaslarında kendisini gösterir. Daha sonra felç arka ve ön ayaklara ilerler. Hayvan yürüyemez. Larinks ve yutma kasları da kısa sürede etkilenir ve hayvan bağıramaz. Felcin toraks kaslarına ve diyaframa ulaşmasıyla solunum durur.
Fizyologlar kürarın organizmadaki etkilerini araştırırken diğer taraftan kimyacılar da yerlilerin kürar hazırlamada kullandıkları bitkilerin kimyasal içeriğini araştırıyorlardı. Alman araştırıcı R. von Boehme 1897 de tüp kürarından katerner amorf bir baz elde etti ve kuvvetli kürarizan etkisi olan bu bileşiğe kürarin adını verdi. Daha sonra elde ettiği kristalize tersiyer alkaloidi ise kürin olarak isimlendirdi.
1935 yılı kürar araştırmalarında önemli bir tarihtir. İngiliz araştırmacı Harold King, bir müzedeki tüp kürarından kristalize katerner bir baz elde eder ve d-tübokürarin adını verdi. Daha sonra Chondrodenron türleri ile hazırlanan kürarların ana bileşiğinin d-tübokürarin olduğu gösterildi.
Böylece başlıca iki çeşit kürar olduğu kesinleşmiş olur: Chondrodendron kürarları ve Strychnos kürarları . Her iki tip kürarın alkaloitleri farklıdır. Chondrodendron kürarları katerner bisbenzil izokinolin alkaloitleri (d-tübokürarin), Strychnos kürarları ise indol alkaloitleri (c-toksiferin) içerir. Bu kimyasal araştırmalar gezginlerin ve etnologların gözlemlerini doğrulamıştır.
Klinikte Kürar
Kürarın tanınmasına ve klinikte kullanılmasına öncülük eden Amerikalı Richard Gill olmuştur. 1920’lerde Ekvador yerlileri arasında uzun süre yaşayan ve orada kürar hazırlamayı ve kullanmayı öğrenen Gill Amerika Birleşik Devletlerine dönünce ilaç firmalarının ilgisini uyandırmaya çalışmıştır. Bunu başaramayınca Kaliforniya’da kendi şirketini kurmuştur. Yazdığı “White Water and Black magic” (beyaz su ve siyah büyü) isimli kitapta yerliler arasındaki maceralarını anlatır. Sonunda iki laboratuar, Squibb ve Burroughs Wellcome, kürar üzerinde deneyler yapmaya başlar.
Yerli kürarlarının farklı olması, saf olmayan karışımlar olması tıpta insanlar üzerinde kullanılmasını zorlaştırmıştır. King’in d-tübokürarini izole etmesi ve yapısını aydınlatmasıyla ilaç firmaları konuyla yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Araştırmacılar başka doğal kürarizanlar keşfetmeye ve bilinen kürar alkaloitlerinin kimyasal yapısına yakın bileşikler sentezlemeye yönelmişlerdir. Yüzlerce kürarizan bileşik sentetik olarak hazırlanmış ve bunlardan 20 kadarı d-tübokürarin yanında klinikte yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.
Kürar ve kürarizan bileşiklerin ameliyatlarda anesteziye yardımcı olarak tedavi alanına girmesiyle cerrahide yeni bir dönem başlamıştır. Ne kürar ne de türevleri narkotik ya da anestezik değildir, ama cerrahın istediği şekilde tam bir kas gevşemesi sağlayarak rahatsız edici refleksleri ortadan kaldırır ve böylece genel anestezik dozunun belirgin şekilde azaltılmasını sağlar.
Kürar Güney Amerika’nın bakir ormanlarından gelip modern farmakopelere girmiş nadir doğal zehirlerden biridir.
Kaynak:
Afife Mat -Bitkiden İlaca Hepsinin Bir Öyküsü Var, Pharmavision Kültür Yayınları-2, İstanbul 2012.

