MESAFE
Yıllar önce katıldığım bir psikodrama atölyesinde lider, bir direktif verdi; “şu anda salonda bulunan insanlar arasında “ilişkiler konusunda bu insan çok iyidir” dediğiniz kişiyi içgüdüsel olarak bulun ve ona dokunun”. Gerçekten de çoğunluğun anlamlı denilecek düzeyde birine eğilimi oldu, herkes on

MESAFE
Yakınlığın her zaman iyi, uzaklığın her zaman kötü olmaması hakkında…
Yıllar önce katıldığım bir psikodrama atölyesinde lider, bir direktif verdi; “şu anda salonda bulunan insanlar arasında “ilişkiler konusunda bu insan çok iyidir” dediğiniz kişiyi içgüdüsel olarak bulun ve ona dokunun”. Gerçekten de çoğunluğun anlamlı denilecek düzeyde birine eğilimi oldu, herkes ona dokundu. Lider, seçilen kişiye döndü ve dedi ki; “söyle bakalım, iyi ilişkilerin sendeki sırrı nedir?"
O da gülümsedi ve gayet doğal bir biçimde şöyle cevap verdi:
Mesafe…
Bu konu sadece romantik ilişkilerle ilgili değil. Kendimizle ilişki, ailemizle ilişki, işimizle ilişki… Herhangi bir “ilişki” düzleminde bu kelime (mesafe) enteresan bir biçimde çalışıyor.
Önce işimizdeki (eczane) ilişkilerden başlayalım.
İş çevresi ile olan mesafe…
İlk mezun olduğum ve eczanemi ilk açtığım zamanlarda en önemli şeyin herkesle ve her şeyle inanılmaz bir yakınlık kurma olduğunu sanıyordum. (O fikir de bana nereden geldiyse… Belki de ailemde ve etrafımda hiç eczacı ya da eczane çalışanı tanımamaktan, yani mesleğin içini bilmemekten kaynaklı). Benim için o zamanlar en doğru ve en mükemmel model şuydu: eczane personeliyle aile gibi olacaktık, tüm hastalarla can ciğer kuzu sarması, diğer sağlık profesyonelleri ile çok iyi arkadaş, şehrin ileri gelenleri ile kanka, tüm ilaç temsilcileri için mükemmel ev sahibi, ecza depolarının da kıramayacağı kişi, nazı çekilen, sevilen, biricik müşterisi olmak… Gerçekten de oldukça saftirik bir biçimde bu ütopyanın peşinden gittiğim bir dönem oldu. Delicesine onay, sevilme, kabul ve takdir peşinde koştum. Eczanem çok kısa bir sürede çok çekici bir cazibe merkezi oldu. İşimi çok iyi yapıyordum, insanlara çok titiz ve iyi davranıyordum misafirperver ve saygılıydım, eczane dolup dolup taşıyordu ama ben bir türlü gerçekten iyi hissetmiyordum. Çünkü bütün bunlar sürüdürülebilir değildi. Profesyonel dünyanın gereklilikleri çok başkaydı. Gerçek esnaflık, tatlı dil ve güler yüz ile o sınırı gözeterek kendine zaman ve alan açmaktı. Asıl önemli olan yakınlık değil sınırdı. Nezaketle hayır demek büyük, kocaman bir beceriydi... İnsanlar hakkında en zor şey, onları hangi uzaklıkta tutacağınıza karar vermekti.. Eczane eczacılığının siyasetten pek bir farkı yok, incelikle ve kırmadan hayır demek, bunu yaparken de gönül almak gerekiyor sürekli. Bir nevi diplomasi, biraz da münazara becerileri… İnsanlar olmayacak bir şey istediğinde, o davranışa hayır dediğimi anlamıyor, onları insan olarak reddettiğime kanaat getiriyordu. Hazır cevap değildim, düşünmek için zaman istemeyi de bilmiyordum. Bir münazaracıda olması gereken liderlik, ikna, eleştirel düşünme, hızlı düşünme, duygusal kontrol gibi becerilerim yoktu. Bu becerileri ailemde, okullarda ya da eczacılık fakültesinde öğrenmemiştim. Sahi, münazaralar üniversitelerin sözel bölümlerinde oluyor hep, felsefe, siyaset bilimi, ekonomi, işleme, hukuk vs. Oysa biz sayısalcıların da çok ihtiyacı var. İşin içine hesap kitap katmadan bir şeyi anlatabilmek, karşıdakini kendi argümanına ikna edebilmek, incelikli bir beceri seti, bu konuda mahir arkadaşlarımı tebrik ediyorum.
Münazarayı kazanmak, eczanede hastaya “bu ilacı devlet ödemiyor” cümlesini nezaketle kabul ettirmekten öte, mesela, bir meslek örgütünün kendini ve isteğini kabul ettirmesi, istediğini alabilmesi için de gerekli. Münazara olaylarını pek bilmiyoruz, onu baştan bir kabul edelim. Bir şeyi sadece kendi bakış açımızdan anlatarak çözebileceğimizi düşünüyoruz, olmuyor işte öyle…
Biraz mesafe koyup, kendi fikrimizden uzaklaşmayı göze alabilirsek, karşıdakinin gözünden de bakabilirsek; o zaman kazanma ihtimali başlıyor.
Bizim zamanımızda (1997 ÖYS ile eczacılığa yerleştim) çalışkan öğrenciler, üniversite sınavında iddiası olanlar lisede fen matematik sınıflarına girer, sayısalcı olurdu. Hayatın içine atılınca anladık, sözel becerilerin ve sosyal bilimlerin ne kadar da önemli olduğunu.
Ve bir tweette gördüm o yazıyı, adını bilmediğim bir sözelcinin kaleminden,
“Sayılsalcılar bizden çok daha iyi hesap kitap yapıyor, o yüzden onları işe alıyoruz…”
Eczacılık yapan meslektaşlarım ve kendim için bir özeleştiri olsun; sözel becerilerimizi, sosyal bilimlerdeki birikimimizi geliştirmedik, hesaba katmadık. Sosyal bilimleri yeterince ciddiye almadık. Hata idi. Mesleği icra etmeye başlayınca anladık, ne kadar gerekli ve önemli olduğunu… Buradan eczacılık sektöründeki yetkililere sesleniyorum, fakültelerimizde münazara kulüpleri çoğalsın, sosyal becerilerimiz kıvama gelsin, sosyal bilimler hak ettiği değere ulaşsın. Güzel olmaz mıydı herkesi ikna edecek beceriye sahip olmak?
Bir eczane işletirken de, bir münazara etkinliğinde de mesafe gereklidir. Olduğumuz yere uzaktan bakabilmek, karşıdakini hem anlamayı hem çözümlemeyi sağlar. Bu kadar basit. Olduğumuz kalıbın biraz dışına çıkıp öyle bakacağız. Kendi duygu ve düşüncemizle, öfkemizle, hatta arzularımızla araya mesafe koymak gereklidir. Eczanede ve hayatta, her istediğini öyle aklına geldiği gibi söyleyemezsin, tartman gerekir. Hastaya diklenemezsin, yutman gerekir. Personeli kafana göre eleştirip düzeltemezsin, sonuçlarını hesaplaman gerekir. Yani asıl mesafe diğer insanlardan çok, kendi duygularımızla ve kalıplarımızla ilgilidir. Öfkemizle ilgilidir. Öfkemizle aramızda mesafe yoksa, öfke bizi yönetirse, ele geçirirse, kimse saygı duymaz bize... Saygı kazanılan bir şeydir, karakterle kazanılır çoğu zaman, karakter bilgiden çok çok çok çok önce gelir. İstersen bu dünyadaki en bilgili eczacı ol, öfkeni yönetemiyorsan bittin. Duygunun esiriysen manipüle edilirsin. Eczane içindeki ekip ilişkisinde, sadece ilaç ve sağlık bilgisi değildir gündemimiz. Çalışma arkadaşlarımızın psikolojisi ile mücadele ederiz, lider olarak da bizim sorumluluğumuzdur orayı yüksek tutmak. Beraber çalıştığımız insanların savunma mekanizmalarını çözeriz ve yanıt veririz. Bazen sert, bazen yumuşak, bazen işe yarar, bazen yaramaz. Zira bir insanın mutluluğu önce kendi sorumluluğundadır, mutlu olmak istemeyene biz ne yapsak olmaz, o nedenle “geçinmeye gönlü olanla” yola çıkılmalıdır ki, bu, ayrı bir yazının konusu.
Lider ve yönetici konumda olan eczacı, çalışma arkadaşlarının motivasyonunu yükseltmekten, iyileştirmekten elbette sorumludur, ama kendini parçalayacak kadar değil. O kadar da değil. Hayır dostum, aile olmak zorunda değiliz. İyi geçinmek ve saygılı olmak zorundayız, çalışana çalıştığının hakkını vermek zorundayız ama aile olmak zorunda değiliz. Sağlıklı sınırlar çizmeyi öğreneceğiz; hastaya, personele, depoya, ilaç şirketlerine, bankalara ve şu an aklıma gelmeyen çalışma hayatımızda olan herkese… Sağlıklı sınır için de önce kendi duygumuzla ve düşüncemizle ilişkiyi düzenlemek, en azından farkında olmak gerekiyor. Önce kendimle ilişkimi düzenleyeceğim, ardından çevremle.
Eczanenin bütünü ile olan mesafe…
Bazen eczane mesaisi bizi öyle bir içine çekiyor, öyle bir gözümüzü kör ediyor ki, meselenin bütününü kaçırıyoruz, sektör nereye gidiyor ıskalıyoruz. Hayatı da ıskalıyoruz bazen, eczanenin dört duvarı içinde kafayı kırıyoruz. Tüm hayat eczane, tüm gerçeklik o hastalar ve o personel, o medula sistemi gibi oluyor ki, öyle değil. İnsan işinden de (ne kadar yatırımcısı ve CEO’su olsa da ) uzak durabilmeli. Bazen yeteri kadar uzaklaşmazsak, gerçeği göremiyoruz. Birkaç adım geri çekilip, başımızı yana eğip şöyle, “n’oluyor orada” diyen gözlerle bakmak gerekiyor. Hiç eczacı olmasaydık, sektörü hiç bilmeseydik, eczanelere ve eczacılara tamamen uzaktan yabancı bir gözle bakabilseydik neler görürdük? Sorunları ve çözümleri nasıl tarif ederdik? İşte oralar gerçeğe yaklaştığımız yerlerdir. Bazen en doğru ve saf tespitler, en gerçek bilgi, o sektör hakkında hiç bir bilgisi ve tahmini olmayan alakasız bir yerden gelebilir, tıpkı bir psikodrama salonunda hiç tanımadığımız insanları değerlendirdiğimiz gibi…
Telefon (ve teknoloji) ile olan mesafe…
Sosyal medya platformlarına bağımlılık yaptığı gerekçesi ile dava açan, bu bağımlılık sebebiyle çocuklarını kaybeden aileler varmış. Bunu size nasıl anlatsam bilemiyorum, biraz uzaklaşmadan kesinlikle anlaşılmıyor, bir kaç hafta telefonu kapatıp tamamen analog yaşayabilsek her şey öylesine net, pırıl pırıl olurdu ki anlatamam… Teknolojiye düşman değilim, çok da seviyorum ama hayatı doğru okumaya engel olduğu da bir gerçek. Bu kadar telefonla yapışık yaşamak, tuvalette bile ayrılamıyor olmak bazen ağırıma gidiyor. Her istediğimizi hemen ve şimdi satın almak zorunda değiliz. Her duygumuzu hemen şimdi dile getirmek zorunda değiliz. Her tepkiyi anında vermek zorunda değiliz. Dürtüsel, ağzına geleni ağzına geldiği gibi söyleyen insanlar olmak zorunda değiliz… Telefon ve teknoloji bizi ucuz dopamin bağımlısı, sabırsız, dürtüsel, haz odaklı insanlara dönüştürdü ve bunun geriye dönüşü gerçekten zor. Çözüm belki ucuz dopaminden (telefonda elimizin altındaki oyunlar ve sosyal medya bildirimleri) bile isteye uzak durarak oradaki dengeyi yeniden sağlamak olabilir.
Anna Lembke’nin Dopamin Toplumu – Haz Çağında Dengeyi Bulmak; kitabında anlatıldığı üzere; bilerek ve isteyerek telefondan uzak kalmak, sosyal medyayı kullanmamak, sıkılmaya izin vermek, bedeni zorlayan eylemlerde bulunmak ( soğuk duş, aç kalmak, ağır egzersizler yapmak gibi) bizi gerçek acı- haz dengesine ulaştırarak; hayattan almamız gereken asıl doyuma yaklaştırabilir. Denemeye değer.
Teknolojik haz ile aramıza biraz mesafe koyduğumuzda, hayattan alınan keyif değişiyor. Çocukluğumuzdaki gibi, bir dış uyaran olmadan, acıkınca yemek yemek ve doyduğumuzu algılayacak kadar bedenimizle bağlantıda olmak. Yemek yerken bir şey izlememek, yemek yemeden önce gerçekten acıkmak gibi çok temel şeylerden söz ediyorum. Sürekli elde telefon kaydırmanın, gerçek hayatla ve gerçek bağlarla, hatta gerçek hazlarla aramıza girdiğini düşünüyorum.
Toplumla mesafe...
Birine bir şey ispat etmeye çalışmadan, onay ve takdir peşinde koşmadan, başkalarına değil kendimize dikkatimizi vererek yaşamak. Eczacılığın, liderliğin, yöneticiliğin, yaşam boyu öğrenen ve öğreten olmanın birincil kuralı; neye ne kadar yaklaşacağımızı bilmek.
Hastaya yakın olmak ama kendinden taviz vermeden, vıcık vıcık olmadan.
Personelle yakın olmak ama sözünün ağırlığını kaybetmeden.
Sağlık personeline yakın olmak ama kendi konumunu küçültmeden.
Tedarikçilere yakın olmak ama onların saygısını kaybetmeden.
Arkadaşlarımıza yakın olmak ama sınırları ihlal etmeden.
İşimizle yakın olmak ama iş, hayatın tamamını kaplamadan.
Kendimizle yakın olmak ama dürtüsel yaşamadan.
Teknolojiyle barışık olmak ama telefona yapışık olmadan.
Rakiplerle uzak olmak ama düşman olmadan.
Fırsatlara yakın olmak ama sazan gibi atlamadan.
Başarıya yakın olmak ama kibre düşmeden.
Paraya yakın olmak ama onun esiri olmadan.
Tutumluluğa yakın olmak ama ihtiyaç olanı kısmadan , hayatın tadını çalmadan.
Bir resme yakından baktığımızda fırça darbelerine hakim oluruz evet, ama resmin bütününü kaçırabiliriz. Çok uzaktan bakarsak da güzelliğini anlayamayabiliriz. Bir ince ayar meselesi bu, konunun ne olduğu fark etmiyor… Aile, iş, arkadaşlık, dostluk, para, alışveriş, keyif, spor, uyku…
Herhangi bir konuda mesafe konusunu çözersek tamamız.
Münazarayı en çok konuşan değil, gerektiğinde bir adım geri çekilebilen kazanıyor.
Hayatta istediklerine çok uzak ya da çok yakın duran değil, doğru yeri bulan kazanıyor.
Bir şekilde,
Mesafeyi göze alan kazanıyor.
İlgili Haberler

İnsanlığın Yeni Hedefi: Yaşlanmayı Yavaşlatmak
Son zamanlarda geleceğin sağlığıyla ilgili gelişmeleri takip ederken özellikle bir konu dikkatimi çekiyor: yaşlanma. Aslında

Eczacının çantasındaki kramponlar
Takvim yaprakları 1923 yılının 26 Ekim’ini gösteriyor. Mustafa Kemal Atatürk diş tedavisigördüğü için, alışma devresinde olan yeni protezleri ağzını…

SGK’ca Karşılanan Sağlık Hizmetlerinden Katılım Payı Alınması ve Tahsilat Süreci
U Z M A N G Ö Z Ü Y L E Dr. Bünyamin ESEN(*) İstanbul Topkapı Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi e. SGK Sosyal Güvenlik Denetmeni, SGK’ca…


Yorumlar (0)
E-postası doğrulanmış üyeler ve Google ile giriş yapanlar yorum yazabilir.